Aylardır bu adresteyim. Başka adreslerde de varım. Ama hiçbirinde doğru dürüst varlık göstermiyorum. Sanki yazacak olsam, o çok değerli, çok nadide cümlelerimi tüketeceğim korkusu yaşıyorum en çok. Zamansızlık, ikinci sırada yer alıyor. Mutsuzluk, bezginlikse en tanıdık duygum artık. Yazarsam biter mi cümlelerim?
Yazmaktan korktuğum anlarda sahneler getiriyorum gözümün önüne. En mutlu olduğum an’ların sahneleri mesela… Hımm… İşte burada oturduğum an, çok mutluydum. Bu şemsiyenin altında. Kulağımda mp3 çalarım, saatlerce aynı şarkıyı çalarken, hava sıcacıkken ve biraz rüzgar varken ve deniz karşımdayken. Son mutluluklarımdan bi tanesi. Hâlâ o an’ı geri çağırdığımda mutlu olabiliyorum. Etkisi geçmemiş daha.
Başka? Başka an’lar da bulmalıyım hemen. Bebeğimin doğumu! O an’ı ömrüm boyu unutamam. Söyleselerdi inanmazdım, abartı derdim. Ama bebeğimi kucağıma verdikleri an’ı tarif bile edemiyorum. O an hissettiğim duygunun tarifi yok gibi. Bak işte, bunu becerebilirsem, cümlelerimin bitmesinden korkamama da gerek kalmaz!
Ama bir de ondan az öncesi var. Hamilelik dönemim. Genel olarak rahat ama sevimsiz bir hamilelik dönemiydi benimki. Hamile olmayı sevmedim. Bedenimin onca şişmesini, kilo almayı, su toplamayı ve çeşit çeşit ağrıyı sancıyı sevmemiştim. Duygusal bir hamile de olmamıştım ayrıca. Tüm duygusallığıma rağmen! Neyse, doğum iznine ayrılmışım… Evde yalnızım ve yapacak işim yok… Önümde DVD’ler… Yediğim önümde yemediğim arkamda… Bir bütün günü Zeki Demirkubuz izleyerek, yiyerek, içerek aynı kanepede geçirmiştim. O gün bugündür, öyle bir keyfi bir daha yaşayamadım.